Türkçe yazan kimi felsefeciler, etik sözcüğünü özellikle “ahlak” teriminden kaçmak için kullanmaktadırlar; tıpkı başka dillerde yazan felsefecilerin bir bölümünün “moral”, “morale”, “morality”, “sitte”, “sittlichkeit” gibi sözcüklerden kaçınmak için, dahası bu sözcüklere karşı “ithikos” sıfatının türevlerini yeğlemeleri gibi.
Ahlak, kişisel olarak tanımlanan ve belirlenen bir politika ve davranış kuralları değildir. “Etik”in bir hedefi de, belli bir mesleğe ilişkin davranış kuralları (kurallar bütünü) oluşturmaktır. Bu yapılırken, barışa, özgürlüğe, özel yaşama saygıya, adil davranışa, zarar vermekten kaçınmaya ve kamu yararına ilişkin duyarlılıklar geliştirilir.
Emile Durkheim, “Meslek Ahlakı” adlı eserinde bu konuda şu görüşleri ortaya atmıştır: (10) “Hiçbir toplumsal faaliyet biçimi yoktur ki, kendine özgü bir ahlak disiplinine gereksinim göstermesin. Gerçekten, geniş olsun dar olsun, her toplumsal grup, bölümlerden kurulu bir bütündür. Böyle bir grubun tutunabilmesi için her bölümün, sanki yalnızmış, yani kendisi bütün değilmiş gibi değil, aksine bütünün devamını sağlayacak biçimde davranması gerekir.
Artık, ayna olmak, objektif olmak, tarafsız olmak, bağımsız olmak, çoğulcu olmak gibi gazetecilik efsanelerinin de, “fikirlerin serbest piyasası”na ilişkin liberal düşlerin de, büyük ölçüde birer yalandan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. Bir başka gerçek de, en dürüst biçimiyle yürütülmeye çalışıldığında dahi, gazetecilik süreçlerinin, gerçeğin bire bir yansıtılmasını daha en başında imkansız kıldıklarıdır. (12)
Türkiye’de iletişim alanına ilişkin etik anlayışının gelişimi henüz çok yeni bir olgudur. Osmanlı döneminde, 1857 yılında Matbaalar Nizamnamesi ile başlayan 1858 tarihli Ceza Kanunu ve sonraki çeşitli uygulamalarla süren sınırlama ve yasaklar, basına “bünye dışından ahlaki kurallar dayatma” girişimi olarak nitelendirilebilir.
Ankara ve İstanbul'da siyaset ve basın çevreleriyle yaptıkları görüşmelerde; "Basın özgürlüğünün, barışın bir şartı olduğunu, savaştan sonra yapılacak barış görüşmelerinde, basın hürriyetinin en önemli şart olarak antlaşmalarda yer alacağını, basın mensupları olarak sansürün kaldırılmasını ve basın üzerinde devlet nüfuzunun yok edilmesi konusunda ortak gayret sarf etmeleri gerektiğini" savunmuşlardır.
1986 yılında, Oktay Ekşi, Hasan Cemal, Güneri Cıvaoğlu, Yalçın Doğan, Teoman Erel, Orhan Erinç, Yurdakul Fincancı, Güngör Mengi ve Rauf Tamer, bir çalışma grubu oluşturarak, “Daha özgür, daha saygın bir basına kavuşmak isteyen gazetecilerin, kendi özgür iradeleriyle bir araya gelmelerini sağlayan bir ortak zemine dayanarak, Türk basınının kendi kendini denetlemesi konusunda, batı demokrasisi içindeki ülkelerde başarılı örnekleri bulunan bir sistemi getirebilmek ve yaşatabilmek” amacıyla öneriler toplamaya başlamışlardır.
 
 
 
 
 
www.atillagirgin.net
 
>> anasayfa >> makaleler anasayfa >> yazılar
Türk Basını'nda Aktöre (Etik), (Ahlak)


Tanım / Meslek Ahlakı / Gazetecilikte Ahlak / Dünyada Basın Ahlakı / Türkiye’de Basın Ahlakı / İlk Basın Yasası / Birinci Basın Kongresi / Türk Basın Birliği / IPI’nin Basın Ahlak İlkeleri / Basın Konseyi / Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi / Kaynaklar

Eski Yunan’dan bu yana “ahlak” kavramı üzerinde çok düşünülmüş, çok tartışılmıştır. Aslında ahlak kavramı, sosyolojik anlamda düşünüldüğünde, bireylerin karmaşık toplum yapısı içinde uyumlu bir biçimde yaşamaları için temel oluşturmaktadır. Ancak ortak toplumsal ahlak kurallarından oluşan bir bütün, evrensel düzeyde yoktur. Bu konuda her toplumun üzerinde anlaşabileceği asgari bir düzey bulunmasını ideolojik, kültürel ve dinsel ayrıcalıklar engellemektedir. Genel anlamda toplumsal ahlak kavramı, günümüzde de sosyologları meşgul etmekte olan bir konudur. Çünkü toplumların hızla değişmesi, statik ahlak kurallar bütünü oluşturulmasına engel olmaktadır. (1)
Genel anlamda ahlak, bireyin yanlış ve doğru, iyi ve kötü, erdem ve kusurla yaptıklarını ve yaptıklarının sonuçlarını değerlendirmeyle ilgilidir. Ahlak felsefesi ya da etik (aktöre), ahlakı konu edinen felsefe dalıdır. Kullanılan ahlak terimlerini ve ahlaki yargıları inceleyen etik, takınılan ahlaki tutumların ardında yatan yargıları ele alır. (2)
Ahlak, bireyin yaşam sürecinde, onun hem toplumsal hem kişisel vicdanıyla ilgili bir olgudur. Etik ise ahlak alanında düşünme, felsefe yapma sürecinin bireye kazandırmış olduğu bir etkinliktir. Etik’in konusu ahlaktır ve onun sorunsalını, ahlakın açıklanması ve buna bağlı olarak ilkelerin saptanması oluşturmaktadır. Bu çerçevede etik, ahlakın belirli bir disiplin altında çözümlemesinin yapılması ve bu çözümleme sonucu elde edilenden çeşitli veriler ışığı altında bir senteze varılarak, ahlaki bir disiplin ya da yaklaşımın sağlanması çabasıdır. (3)

Tanım
Etik, Yunanca “ethike” sözcüğünden, o da “ethikos” sıfatından türemiştir. Bu sıfatın kökü ise “ethos” sözcüğüdür. Ethos’un ilk anlamı; hayvanların ya da insanların yaşaya geldiği yer, yurtluk, ikinci anlamı; gelenek alışkanlık, çoğul kullanıldığında; görenek, görgü, üçüncü anlamıysa; bir kişinin yaradılışı, çoğul kullanıldığında; öz nitelikleri, biraz anlam zorlaması yapılırsa; “huyu suyu”dur. Kimi durumlarda, kişinin “görünümü”, çoğul olarak da “yüzündeki anlatım” gibi anlamlarda kullanılabilir.
Bununla bağlantılı “ethos” sözcüğü de, “gelenek” ya da “alışkanlık”, “bir kişinin yaşamında ağır basan tutum” anlamını taşır. “Ethikos” sıfatının cinssiz çoğul biçimi olan “ta ethika”, Aristoteles’in dilinde, “ethos ya da ethos ile ilgili konulara ilişkin inceleme” anlamında bir bilgi alanının adına dönüşmüştür. İngilizce “ethics” sözcüğünün çoğul görünümü de bu nedenledir. (4)
Türkçe yazan kimi felsefeciler, etik sözcüğünü özellikle “ahlak” teriminden kaçmak için kullanmaktadırlar; tıpkı başka dillerde yazan felsefecilerin bir bölümünün “moral”, “morale”, “morality”, “sitte”, “sittlichkeit” gibi sözcüklerden kaçınmak için, dahası bu sözcüklere karşı “ithikos” sıfatının türevlerini yeğlemeleri gibi. Söz konusu terimler, genel kullanımda “verili” bir değerler, buyruklar bütününü, bir toplumun yerleşik değerlerini, bütün bir “yapılması/yapılmaması gerekenler”, “buyruklar/yasaklar” dizisini belirtmektedir. Kimi felsefecilerin “töre”, “aktöre”, “sağtöre”, “törebilim” türevlerine bir türlü ısınamamasının nedeni de budur. (5)
Öte yandan, birçok Avrupa dilinde kullanılan ve sık sık etik kavramıyla karıştırılan “moral” sözcüğü, Latince “moralis” sözcüğünün türevidir. Bu sözcük de “mos” kökünden türemiştir. Kökeni kuşkulu olmakla birlikte, “ölçü” anlamındaki Sanskritçe “ma” köküne bağlanabileceği düşünülür. Mos sözcüğü de, “yol yordam, alışkanlık, yasalarda değil de kişinin gönlüne göre belirlenmiş tutum,” gibi anlamlara gelir.
Felsefi olarak “etik”in kapsama alanı, çok genellemek gerekirse, karar vermede iyi ve kötü fikirler arasında seçim yapabilmektir. Ansiklopedik olarak etik, “İnsanlar arasında var olan ahlaki değerlerden, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış olanlarının, niteliklerini ve temellerini araştıran felsefe dalı” olarak tanımlanmaktadır.
Gündelik yaşamda, ahlak anlamında da kullanılan etik değerler, bir otorite tarafından konulmazlar; insan ilişkilerinin ve insan aklının belirli bir süreç içinde deneyimlerinden ortaya çıkarlar. Bu yüzden bir meslek ahlakı, ya da bir mesleki kurallar bütünü, ancak o mesleğin icracılarının ortak uygulamasıysa geçerli olabilir, dışarıdan dayatılamaz.
İnsanlar, çok eski zamanlardan bu yana kendilerini bazı görevlere bağlı saymışlar ve bazı davranışların iyi ya da kötü olduğu konusunda, belirli inanışlar geliştirmişlerdir. Ahlak, kişilerin bu görev duygusundan hareket etmektedir. Bunlar, kişinin kendi nefsine, kendi vicdanına karşı olan görevlerdir. Örneğin, yalan söylememek, başkasına iftira etmemek, kötülük düşünmemek ve yapmamak, hırsızlık yapmamak gibi...
Ahlak, kişisel olarak tanımlanan ve belirlenen bir politika ve davranış kuralları değildir. “Etik”in bir hedefi de, belli bir mesleğe ilişkin davranış kuralları (kurallar bütünü) oluşturmaktır. Bu yapılırken, barışa, özgürlüğe, özel yaşama saygıya, adil davranışa, zarar vermekten kaçınmaya ve kamu yararına ilişkin duyarlılıklar geliştirilir. Bazı insan faaliyetlerinin, kendi içsel hedefleri vardır ve bu hedefler o faaliyetin, o mesleğin icrasının, doğrudan varlık nedenleridir. (6)
Ahlak, asıl olarak, bir bireyin kendisine ve diğerlerine karşı kişisel görevlerini tanımlar ve kişisel bir sorumluluktur. Bu yüzden de, özgürlükle doğrudan ilgilidir. Davranışlarından kendi sorumlu olmayan insanların, etik değerlere uymak ya da uymamak konusunda yargılanmaları olanaksızdır. (7)
Bazı davranışların ve tutumların iyi, bazılarının da kötü oldukları hakkında, binlerce yıl öncesinden gelen birçok inanış vardır. Bunlara ilişkin sorunlar, eski Yunan çağından bu yana tartışılmakta ve bu konudaki çeşitli sorulara yanıtlar aranmaktadır.
Kişinin kendisine ve vicdanına karşı görevleri kapsayan ahlak kuralları, aynı zamanda başkalarına ve topluma karşı bir görev gibi de görünürler. Bu nedenle bazı düşünürler, başkalarına karşı olan görevleri de, ahlakın kapsamı içine almışlardır. Oysa çağdaş toplumda, neyin doğru neyin yanlış olduğu üzerine birçok sorunun yanıtı gerçekten belli değildir. (8)
Özellikle belirtmek gerekir ki, ahlak tek yanlıdır, yalnızca kişinin kendi vicdan ve bilincine ilişkindir. Bunun müeyyidesi de esas itibariyle vicdanidir. Ahlak kavramı, oldukça soyut ve özgül olmayan bir anlamı hariç tutulacak olursa, evrensel bir kavram değildir; her toplum kendi ahlak biçimini yapılandırır. (9)

Meslek Ahlakı
Toplum içinde her mesleğin belirli işlev ve görevleri vardır. Bu nedenle toplum hayatındaki işbölümünde, yararlı faaliyet ve görev anlayışı içinde olmaları gereken meslekler, ana amaçlarından saptırılmamalıdır. Çünkü bu meslekler, ancak toplum için yararlı oldukları ölçüde meşru sayılırlar. Topluma zarar verildiği ve sınır aşıldığı anda, görev kötüye kullanılmış olduğu için, toplumun kendisini savunma hakkı ve görevi doğmuş olur. Emile Durkheim, “Meslek Ahlakı” adlı eserinde bu konuda şu görüşleri ortaya atmıştır: (10) “Hiçbir toplumsal faaliyet biçimi yoktur ki, kendine özgü bir ahlak disiplinine gereksinim göstermesin. Gerçekten, geniş olsun dar olsun, her toplumsal grup, bölümlerden kurulu bir bütündür. Böyle bir grubun tutunabilmesi için her bölümün, sanki yalnızmış, yani kendisi bütün değilmiş gibi değil, aksine bütünün devamını sağlayacak biçimde davranması gerekir.
Ancak bireyin çıkarları, üyesi bulunduğu grubun çıkarları değildir. Hatta çok zaman, birincilerle ikinciler arasında gerçek bir çarpışma vardır. Birey, hesaba katmak zorunda olduğu bu toplumsal çıkarları, pek belirsiz bir tarzda fark eder, hatta bazen fark etmez bile. Çünkü bu çıkarlar onun dışındadır ve ondan başka bir şeyin çıkarlarıdır. Birey bu itibarla, toplumsal çıkarları, kendine ait olan, kendini ilgilendiren bütün şeylerde olduğu gibi, her zaman duymaz ve kavramaz.
Şu halde, onu bunları hatırlamaya ve saymaya zorlayan bir teşkilatın bulunması lazımdır. Bu teşkilat ise bir ahlak disiplininden başka bir şey olamaz. Zira bu gibi disiplin, ferde, ortak çıkarlara zarar getirmemek ve mensup olduğu toplumu bozmamak için, yapması gereken şeyleri emreden bir kurallar toplamıdır.
Bireyin, bu yoldaki hareketlerinde zapt eden, onun önüne setler çeken; ortaklarıyla ilişkilerini ne olması gerektiğini, meşru olmayan saldırmaların nerede başladığını, topluluğun devam ve bekası için kendisine düşen fiili yardımların neler olduğunu gösteren hep bu disiplindir. Eğer kurallar, yapılacak işlerin ortak amaçlara uygun olması için tutulacak yolu göstermezse, bireyin toplum düşmanı olmasının, topluma karşı gelmesinin önüne geçilemez. Bu nedenle, her meslek faaliyetinin bir ahlakı olmaması imkansızdır.”
Bu anlayışa bağlı olarak, birçok meslek dalında olduğu gibi gazetecilikte de meslek kuralları oluşturma bir zorunluluk haline gelmiştir. Ancak bu arayış, gazetecilik mesleğinin başlangıcı 1631 yılı kabul edilirse (La Gazette), yaklaşık 300 yıllık bir gecikmeyle 20. Yüzyıl’ın ilk yıllarında başlatılmıştır. (11)

Gazetecilikte Ahlak
Gerçeği aktarma, yansıtma iddiasındaki kitle iletişim araçlarının, kötü kullanılmaları halinde, en büyük ve etkili yalanların üreticileri ve dağıtım kanalları biçimine dönüştükleri bir gerçektir.
Artık, ayna olmak, objektif olmak, tarafsız olmak, bağımsız olmak, çoğulcu olmak gibi gazetecilik efsanelerinin de, “fikirlerin serbest piyasası”na ilişkin liberal düşlerin de, büyük ölçüde birer yalandan ibaret olduğu ortaya çıkmıştır. Bir başka gerçek de, en dürüst biçimiyle yürütülmeye çalışıldığında dahi, gazetecilik süreçlerinin, gerçeğin bire bir yansıtılmasını daha en başında imkansız kıldıklarıdır. (12)
Tüm bu nedenlerden dolayı, gazetecilikte ahlak olgusunun tanımı konusunda fikir birliğine varmak oldukça zordur. Bu mesleğin var oluşundan bu yana, kimileri eleştirmekle yetinmişler, kimileri öneriler getirmişler, kimileri ise yönetmelik ve yasalarla yasaklamalara bel bağlamışlardır. Sorumluluk ve ahlakın, gazetecilikte eşanlamlı olduğu belirtilmekte ve tüm ahlaksal görevler ile toplumsal sorumluluklar arasında, doğrudan bir bağ bulunduğuna dikkat çekilmektedir. Bütün bu olumsuz gelişme ve değerlendirmelere rağmen gazeteciler, mesleklerini uygulama aşamasında uyulması gereken kurallar arayışlarından vazgeçmemiş, çeşitli girişimlerde bulunmuş ve bazı kurumlar oluşturmuşlardır.

Dünyada Basın Ahlakı
Basının kendini denetleme sistemleri genel olarak; “Devlet otoritesinin basına müdahalede bulunmasını önlemek ve kamuoyu karşısında saygınlığı olan bir basın yaratma” düşüncesinden kaynaklanmıştır.
İlk kez 1916 yılında İsveç’te uygulanmaya başlanan bu sistemin en başarılı ilk örneğini, 1953’te kurulan İngiliz Basın Konseyi vermiştir. 1956’da Federal Almanya’da, 1961’de Avusturya’da, 1962’de İsrail’de, 1964’te Güney Kore’de, 1965’te Hindistan’da ve 1968’de Gana’da basın konseyleri kurulmuştur.
Bütün bu kuruluşların ortak özelliği, basın özgürlüğünün kötüye kullanılmasını önlemek için siyasal iktidarların basına müdahalesine fırsat vermemek amacına hizmet eden ve bizzat basın tarafından istenerek kurulan “gönüllü kuruluşlar” olmalarıdır. (13)

Türkiye’de Basın Ahlakı
Türkiye’de iletişim alanına ilişkin etik anlayışının gelişimi henüz çok yeni bir olgudur. Osmanlı döneminde, 1857 yılında Matbaalar Nizamnamesi ile başlayan 1858 tarihli Ceza Kanunu ve sonraki çeşitli uygulamalarla süren sınırlama ve yasaklar, basına “bünye dışından ahlaki kurallar dayatma” girişimi olarak nitelendirilebilir.
Osmanlı Dönemi sonrası Birinci Büyük Millet Meclisi’nin hazırladığı 20 Nisan 1924 tarihli “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 77. maddesi, “Matbuat kanun dairesinde serbesttir ve neşredilmeden evvel teftiş ve muayeneye tabii değildir.” hükmünü getirerek, basının sansür edilemeyeceğini anayasal güvence altına almıştır. Böylece bu hüküm, 1876 tarihli Kanun-u Esasiye’nin 12. maddesinde düzenlenen “Matbuat kanun dairesinde serbesttir.” hükmüne sansür yasağını eklemiştir. (14)
Cumhuriyet tarihinde, siyasal alanda ve basında kısıtlamalar getiren ilk önemli yasa Takrir-i Sükun Kanunu’dur. 13 Şubat 1925’te, Doğu’daki Şeyh Sait İsyanı üzerine, 4 Mart 1925’te kabul edilen 578 sayılı ”Takrir-i Sükun Kanunu”nda şöyle denilmiştir:
“İrticaa ve isyana ve memleketin sosyal nizamını, huzur ve sükununu, güvenlik ve asayişini bozmaya yönelen her türlü teşkilatı, tahrikleri, teşvikleri, teşebbüsleri ve yayınları, hükümet, cumhurbaşkanının onayıyla yasaklamaya yetkilidir. Sanıkları, hükümet İstiklal Mahkemeleri’ne verebilir.”
Önce iki yıl için kabul edilen olağanüstü hal kanunu (Takrir-i Sükun), daha sonra iki yıl daha uzatılmış ve 1929’da kaldırılmıştır. Ancak bu kanunla, basında çok uzun sürecek bir sessizlik dönemi başlatılmıştır. (15)

İlk Basın Yasası (1931)
Cumhuriyet döneminde çıkarılan ilk basın yasası ise (1931), hilafet, saltanat, anarşizm ve komünizm yanlısı yayınlara ilk kez açık yasaklamalar getirmiş, yürütme organına da, “yurt yararına ters düşen yayınları” nedeniyle gazete ve dergileri “geçici kapatma” yetkisini tanımıştır. (16)
1933’te ise İçişleri Bakanlığı’na bağlı olarak Matbuat Umum Müdürlüğü’nün kurulmasıyla, rejimin basın üstündeki denetimi daha da kesin bir nitelik kazanmıştır.

Birinci Basın Kongresi
25 Mayıs 1935 tarihinde Ankara’da toplanan Birinci Basın Kongresi’nin amaçları şöyle saptanmıştır:
Basın ile Basın Genel Direktörlüğü arasında işbirliği elde edilmesi için elbirliğiyle çalışmak,
Türk basınının kültür yayma ödevlerini daha iyi görebilmesi için üzerinde yürünülmesi gereken yolları tayin etmek,
Gazetecilik mesleğinin ve gazetecilerin ilerleme ve yükselme yollarını araştırmak,
Basın Birliği’ni kurmak.
Matbuat Kanunu (Basın Yasası), 1938 yılında köklü bir değişiklikten geçirilmiştir. Yasa, yeni gazete ve dergi çıkarılmasını bir bankadan 1.000-5.000 liralık garanti mektubu alınması ön koşuluna bağlamıştır. Ayrıca gazete ve dergi çıkarılması için, 1931 yasasında olduğu gibi salt bildirimde bulunmakla yetinilmeyecek; hükümetten ruhsatname alınması gerekecektir.
Türkiye’yi tek parti iktidarı olarak yönetmekte olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin, önemli iç ve dış kararlar öncesinde bulunduğu bir sırada yapılan basın yasası değişikliği rejim açısından da özellikler taşımıştır. Yasa, “su-i şöhret sahibi” kişilerin gazete çıkarmalarını ve basında çalışmalarını da yasaklamıştır.
Türkiye’de basın özgürlüğünün ilk aşamasını oluşturan basım hakkına böyle kısıtlamalar getirildiği gibi, haber verme hakkı da daraltılmıştır. Eleştiri hakkı ise hükümetlere gazeteleri kapatma hakkının tanındığı 1931’den bu yana zaten denetim altına konulmuştur. (17)

Türk Basın Birliği
2. Dünya Savaşı yıllarında, siyasal iktidarın basın üzerindeki denetimini ve güdümünü sağlayan yasal düzenlemelerden bir başkası da,14 Temmuz 1938 tarihinde yürürlüğe giren Basın Birliği Kanunu ile oluşturulması öngörülen Türk Basın Birliği’dir.
Tüm basın çalışanlarının birliğe üye olmalarını öngören Türk Basın Birliği’nin Kuruluş Kanunu’nda, “basın mensuplarının haklarını, gazetecilik mesleğinin şeref ve vakarını, korumak, gazetecilik okulları ya da meslek kursları açmak, uluslararası mesleki temaslar yapmak vs.” gibi tamamen basının iç sorunlarını çözmeye ilişkin amaçlar da bulunmaktadır.
Oysa Türk Basın Birliği, basının kendi kendini denetlemesinden çok, elinde bulundurduğu yasal yetkiler ve yapısıyla, basını siyasal iktidarın mutlak hakimiyeti altına alan bir organ olmuştur. Siyasal iktidar, bu organın en yetkili kurullarında, doğrudan kendi mensuplarını bulundurarak, Birlik üzerinde sürekli bir egemenlik kurmuştur. (18)
Birliğin Haysiyet Divanları, “Birlik mensupları arasında çıkacak şahsi anlaşmazlıklarla, meslek haysiyet ve şerefine taalluk eden meseleleri ve birliğin kanunla tespit edilen maksatlarına aykırı hareketleri iddia olunan birlik mensuplarının durumlarını araştırıp gerekli kararları vermek üzere” kurulmuştur. Mıntıka haysiyet divanları, ihtar, açık ihtar ve bir aya kadar meslek icrasından men cezası verebiliyordu. Yüksek Haysiyet Divanları da, üç aya kadar meslekten men ve meslekten çıkarma kararı alabilirdi.
Görüldüğü gibi, “Basında Ahlak” kavramı, sistemli bir biçimde ilk kez devlet öcülüğünde 1935 yılında gündeme getirilmiş, 1938 yılında da bir örgüt aracılığıyla kurumsallaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nda bu kavram unutulmuştur. (19)
1945 yılı Şubat ayında Türkiye’ye gelen ABD Basın Özgürlüğü Komisyonu üyelerinin, hükümet yetkilileriyle yaptıkları görüşmelerden sonra kamuoyunda “basın özgürlüğü" kavramı tartışılmaya başlanmıştır. Komisyon üyeleri, Ankara ve İstanbul'da siyaset ve basın çevreleriyle yaptıkları görüşmelerde; "Basın özgürlüğünün, barışın bir şartı olduğunu, savaştan sonra yapılacak barış görüşmelerinde, basın hürriyetinin en önemli şart olarak antlaşmalarda yer alacağını, basın mensupları olarak sansürün kaldırılmasını ve basın üzerinde devlet nüfuzunun yok edilmesi konusunda ortak gayret sarf etmeleri gerektiğini" savunmuşlardır. Ancak, komisyon üyeleri önemli bir noktayı vurgulamayı da unutmadan, "Basının ağır bir sorumluluk yüklendiğinin bilincinde olmak gerektiğinin, sansüre meydan vermemek için bir oto-kontrolün zorunlu olduğunun" altını çizmişlerdir.
Dünyada ve Türkiye’de meydana gelen değişiklikler ve gelişmeler sonucu Türk Basın Birliği, 30 Mayıs 1946’da TBMM’de kabul edilen ve 18 Haziran 1946’da yürürlüğe giren bir cümlelik kanunla kaldırılmıştır. Bu süreç çerçevesinde, 10 Ocak 1946‘da Ankara, 10 Haziran 1946’da İstanbul ve 18 Temmuz 1946’da İzmir Gazeteciler Cemiyetleri, gönüllü meslek örgütleri olarak kurulmuşlardır. (20)
Basın Ahlak Yasası ve Basın Şeref Divanı
Yine görüldüğü gibi Türkiye’de, 1960 yılına kadar, basının özdenetimi için herhangi bir kurumsal girişimde bulunulmamıştır. 27 Mayıs l960 tarihinden önceki deneyimler ve sonraki gelişmeler, basının özdenetim gereksinimini gündeme getirmiş ve İstanbul (Türkiye) Gazeteciler Cemiyeti ile İstanbul (Türkiye) Gazeteciler Sendikası’nın ortak girişimi sonucu, 24 Temmuz 1960 günü, saat 15.00’te düzenlenen törenle, Basın Ahlak Yasası, gazeteciler ve yayın kuruluşları temsilcileri tarafından imzalanmıştır. (21)
Uygulamaları denetlemek için de, Basın Şeref Divanı’nın kurulduğu aynı törende, 24 Temmuz (2. Meşrutiyetin ilanı ile sansürün kaldırılış tarihi) “Basın Bayramı” ilan edilmiştir.
Türkiye’de basın mesleğinde ilk özdenetim kurumu sayılan “Basın Ahlak Yasası ve Basın Şeref Divanı” uygulaması bir süre sonra başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu deneyiminin, başarısızlıkla sonuçlanmasının nedenleri şöyle özetlenmektedir:

  • 1. Basın Şeref Divanı’nın, yalnızca ceza verici bir örgüt olarak kurulması, dolayısıyla, basın mensuplarınca, adeta bir umacı gibi görülmesi ve bu yüzden sevgi ve prestij elde edememesi.
  • 2. Uyguladığı teşhir niteliğindeki ahlaki yaptırımın etkili olamaması ve bu yaptırımın, gazetecileri yeni hareketleri tekrarlamaktan alıkoyacak bir araç niteliği taşımaması.
  • 3. Basın İlan Kurumu Yasası’nın 49. maddesinin işletilmesi yoluyla, ahlak yasasını ihlal eden gazeteler aleyhinde, ilan kesme tarzındaki mali yaptırımların uygulanmasına teşebbüs edilmesinin, gazetecilerin can evine dokunmuş olması nedeniyle, ters yönde işlemesi ve gazetelerin taahhütlerini geri alarak, Basın Şeref Divanı’ndan çekilmeyi yeğlemeleri.
  • 4. Şeref Divanı’nın, çalışmalarının devamını sağlayacak mali kaynaklardan yoksun hale düşmesi.
  • 5. Türkiye’deki siyasal hayatın ve ideolojik tartışmaların, kazandığı yoğunluk dolayısıyla, Basın Ahlak Yasası’na aykırı hareketlerin çoğalması ve dolayısıyla kurulan büronun bunları izleyemez hale gelmesi. Arada bir yapılan kovuşturmaların ise, bu nedenle bir tür adaletsizlik duygusu yaratması.
  • 6. Basın Şeref Divanı’nın, gerek basın mensupları arasında, gerek Türk kamuoyunda arzulanan itibarı elde edememiş bulunması: Divan kararlarının, ahlaki bir yaptırım olarak kamuoyunda gerektiği biçimde etki yapamaması.
  • 7. Türk kamuoyunun, Basın Ahlak Yasası’na aykırı yayınlarda bulunan gazeteciler üzerinde, etkili bir denetim gerçekleştirememesi.
  • 8. Türk basınında, belirli ahlaki standartların, kuşaktan kuşağa geçen bir kültür mirası olarak henüz yerleşmemiş bulunması. (22)
  • 9. Türkiye’deki süreli yayınların, esas itibariyle patronlarının etkileri altında bulunmaları nedeniyle, basında çalışanlara yönelik bir yaptırımın etkili olmasına olanak bulunmaması.”
    Basın Şeref Divanı’nın, askeri darbe koşullarında kurulduğu, 1960 ihtilalinin etkisinin azalması ve parlamenter sistemin işlemeye başlamasıyla öneminin azaldığı ve işlerliğini yitirdiği görüşü de, önemli bir iddia olarak savunulmaktadır. (23)
    Öte yandan, Basın Şeref Divanı’nın faaliyete geçtiği 1960 yılı Ağustos ayından, işlevinin fiilen sona erdiği 1967 yılı sonuna kadar incelediği olay sayısı 148’dir. Bunların 102’si başvuru üzerine,46’sı da resen ele alınmıştır. 148 olaydan 72’sinin, Basın Ahlak Yasası’na aykırı yayınlarla ilgili olduğu belirlenmiştir. Bu yayınlardan 27’si kınanmış, 33 olayda ihtarda bulunulmuş, öteki 12’si için uyarma ve dikkat çekme yollarına gidilmiştir.

IPI’nin Basın Ahlak İlkeleri
Basın Şeref Divanı deneyiminin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine, uzun süre bu konuda herhangi bir girişim yapılmamıştır. Ancak, 14 Şubat 1972 tarihli genel kurul toplantısında, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti, Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) tarafından hazırlanan, 9 maddelik “Gazetecilerin Basın Ahlak Kuralları”nı kabul etmiştir. (24)

Basın Konseyi
1986 yılında, Oktay Ekşi, Hasan Cemal, Güneri Cıvaoğlu, Yalçın Doğan, Teoman Erel, Orhan Erinç, Yurdakul Fincancı, Güngör Mengi ve Rauf Tamer, bir çalışma grubu oluşturarak, “Daha özgür, daha saygın bir basına kavuşmak isteyen gazetecilerin, kendi özgür iradeleriyle bir araya gelmelerini sağlayan bir ortak zemine dayanarak, Türk basınının kendi kendini denetlemesi konusunda, batı demokrasisi içindeki ülkelerde başarılı örnekleri bulunan bir sistemi getirebilmek ve yaşatabilmek” amacıyla öneriler toplamaya başlamışlardır.
Bu çalışmalara Gazeteciler Cemiyeti (İstanbul) ve İzmir Gazeteciler Cemiyeti temsilciler göndererek katkıda bulunmuşlardır. Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Oktay Kurtböke de, kendisini ve sendikayı angaje etmeden bu çalışmalara katılmıştır. (25)
Hazırlanan ön taslak, 294 basın mensubunun eleştiri ve önerileri çerçevesinde olgunlaştırılmış, Basın Konseyi Sözleşmesi ve Basın Meslek İlkeleri’ne son şekil verilerek, 1988 yılında, Basın Konseyi’ne Başvuru ve Basın Konseyi’ne Katılma belgeleri imzaya açılmıştır.
Basın Konseyi’ne, kuruluşundan 2000 yılı sonuna kadar, 255 şikayet başvurusu yapılmış, bunlardan 74’ü yersiz bulunmuş, 134’ü hakkında “uyarı” ve “kınama” kararı alınmıştır. Geri kalan şikayet başvurularından 3’ü uzlaşmayla sonuçlandırılmış, ötekiler ise çeşitli nedenlerle işleme konulmamıştır. (26)

Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin, 19 Kasım 1997’de yapılan olağanüstü tüzük değişikliği genel kurulunda kabul edilen tüzükle, “Basın Senatosu” oluşturulması ve cemiyet bünyesindeki yardımcı komitelerden birinin “Meslek İlkelerini İzleme Komitesi” olması kararlaştırılmıştır.
Bu arada, medyanın dünyada ve Türkiye’de ulaştığı boyutlar ile meslek ilkelerindeki aşınma dikkate alınarak, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti bünyesinde, yeni bir metninin hazırlık çalışmaları öngörülmüştür.
Sözü edilen tüzük değişiklikleri, 26-27 Mart 1998’de toplanan olağan genel kurulla yürürlüğe girmiş, Senato ve Komite de çalışmalara başlamıştır.
Genel kurulda oluşan yeni yönetim kurulu, çalışmaların hızlandırılarak bir an önce sonuca varılmasını kararlaştırmıştır. Bu amaçla, uluslararası, ulusal, kurumsal mesleki ilkeler metinlerinin büyük çoğunluğu incelenerek bir taslak ortaya çıkarılmıştır.
Meslek İlkeleri’ni İzleme Komitesi’nin oluşturduğu taslak metin, Yönetim Kurulu tarafından Basın Senatosu Başkanlık Divanı’na iletilmiştir. 15 Eylül 1998 tarihindeki Senato toplantısında çeşitli önerilerle kabul edilen taslak, 28 Eylül’de, yeniden Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu’nda görüşülmüştür. Yönetim Kurulu, daha sonra, Bildirge Taslağı’nı, başta Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyeleri olmak üzere, mümkün olduğunca çok sayıda gazeteciye, ayrıca Üniversitelere ve sivil toplum örgütlerine iletmiştir.
Basın Senatosu’nun, 3 Kasım 1998 tarihli, genişletilmiş toplantısı, taslağa katkıda bulunmak ve görüş, öneri iletmek isteyen herkese açık olarak yapılmıştır. Bu kapsamlı toplantıda, bazı düzeltmelerle yeniden kaleme alınan taslak, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yönetim Kurulu tarafından kabul edilmiştir. (27)

Öteki Belgeler
Bu gelişmelerin yanı sıra Doğan Medya Grubu’nun, “Doğan Medya Grubu Temel İlkeleri”, “Doğan Medya Grubu Meslek İlkeleri” ve Ekonomi Muhabirleri Derneği’nin “Meslek İlkeleri” de basın ahlakı konusunda hazırlanmış belgelerdir. Ancak bu alandaki uygulamaların geçmişte yaşanan başarısızlıkları yüzünden bugün yerleşmiş, benimsenmiş, köklü uygulama alanı bulmuş bir etik anlayışından söz etmek zordur; ancak arayışlar, sorgulamalar ve kurumsallaşma girişimleri sürmektedir. (28)

Dip Notlar
>> Tıklayarak kaldığınız yere geri dönebilirsiniz..
>> 1- Zeynep Alemdar, Oyunun Kuralı “Basında Özdenetim”, Bilgi Yayınevi, Ankara: 1990, s. 18.
>> 2- Jon Nuttall, Ahlak Üzerine Tartışmalar, Çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul: 1997, s. 15.
>> 3- Murat Özgen, Gazetecinin Etik Kimliği, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yayınları, İstanbul: 1998, s. 19.
>> 4- Levent Kavas, “Ahlak ile Etik-1”, Star, 20 Mart 2000.
>> 5- Levent Kavas, “Ahlak ile Etik-2 ”, Star, 22 Mart 2000.
>> 6- Murat Özgen, a. g. y. , s. 22.
>> 7- L. Doğan Tılıç, “Milliyetçilik ve yeni sahiplik yapısı kıskacında Türk Medyası: Bazı ahlaki sorunlar”, Birikim, Ocak 1999, ss. 33-43.
>> 8- Nuttall, a. g. y. , s. 23.
>> 9- Ross Poole, Ahlak ve Modernlik, Çev. Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul: 1993, s. 9.
>> 10- Emile Durheim, Meslek Ahlakı, Çev. Mehmet Karasan, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul: 1986, s. 22.
>> 11- Atilla Girgin, Yazılı Basında Haber ve Habercilik Etik’i, İnkılap Yayınları, İstanbul: 2000, s. 194.
>> 12- Umur Talu, “Ne yalan Söyleyeyim ki...” Cogito, Güz 1998, ss. 172-178.
>> 13- Mahmut İhsan Özgen, İnsanlık ve Sosyolojik Boyutlarıyla Basın Meslek Ahlakı ve Yasalar, Filiz Kitabevi, İstanbul: 1994, s. 81.
>> 14- Vedat Demir, “Basın Tarihimizde Kanunla Kurulan Bir Mecburi Meslek Kuruluşu: Türk Basın Birliği”, Marmara İletişim, Ekim 1994, ss. 231-247.
>> 15- Türkiye’nin 70 Yılı (1923-1993), Hürgüç Gazetecilik A. Ş., İstanbul: 1994, s. 23,
>> 16- Ali Gevgili, “Türkiye Basını”, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi 1. Cilt. ss. 202-228.
>> 17- Gevgili, a. g. m. , s. 217.
>> 18- Demir, a. g. m. , s. 237.
>> 19- Korkmaz Alemdar, “Medya ve Etik”, Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar, AFA Yayıncılık ve TÜSES Vakfı, Ankara: 1999, ss. 253-256.
>> 20- Seniye Yücel, “Basında Örgütlenme”, Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar, AFA Yayıncılık ve TÜSES Vakfı, Ankara: 1999, s. 221-223.
>> 21- Türkiye Gazetecileri, Hak ve Sorumluluk Bildirgesi, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yayınları, İstanbul: 1998, s. 6.
>> 22- Kayıhan İçel, Kitle Haberleşme Hukuku, Beta A. Ş. , İstanbul: 1990, s. 218.
>> 23- Vedat Demir, Türkiye’deki Medya ve Özdenetimi, İletişim Yayınları, İstanbul 1998, s. 68.
>> 24- Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi, s. 6.
>> 25- Güvenilir Gazetecilik için Basın Konseyi, Mart Matbaası, İstanbul: 1996, s. 59.
>> 26- Basın Konseyi Yıllık Raporu 2000, Basın Konseyi Yayını No: 22, İstanbul: 2001, s. 10.
>> 27- Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi, s. 10.
>>
28- Korkmaz Alemdar, a. g. y. , s. 253.

YARARLANILAN KAYNAKLAR
Alemdar, Korkmaz. “Medya ve Etik”. Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar. AFA Yayincilik ve TÜSES Vakfi. Ankara, 1999.
Alemdar, Zeynep. Oyunun Kurali “Basinda Özdenetim”. Bilgi Yayinevi. Ankara, 1990.
Basın Konseyi Yıllık Raporu 2000. Basin Konseyi Yayini No: 22. Istanbul, 2001.
Demir, Vedat. “Basin Tarihimizde Kanunla Kurulan Bir Mecburi Meslek Kurulusu: Türk Basin Birligi”. Marmara Iletisim, Ekim 1994.
Demir, Vedat. Türkiye’deki Medya ve Özdenetimi. Iletisim Yayinlari. Istanbul, 1998.
Durheim, Emile. Meslek Ahlaki. Çev. Mehmet Karasan. Milli Egitim Basimevi. Istanbul, 1986.
Gevgili, Ali. “Türkiye Basini”. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi 1. Cilt. ss. 202-228.
Girgin, Atilla. Yazili Basinda Haber ve Habercilik Etik’i. Inkilap Yayinevi. Istanbul, 2000.
Güvenilir Gazetecilik için Basın Konseyi. Mart Matbaasi. Istanbul, 1996.
Içel, Kayıhan. Kitle Haberlesme Hukuku. Beta A. S. Istanbul, 1990.
Kavas, Levent. “Ahlak ile Etik-1”. Star, 20 Mart 2000.
Kavas, Levent. “Ahlak ile Etik-2 ”. Star, 22 Mart 2000.
Nuttall, Jon. Ahlak Üzerine Tartismalar. Çev. Abdullah Yilmaz. Ayrinti Yayinlari. Istanbul, 1997.
Özgen, Mahmut İhsan. Insanlik ve Sosyolojik Boyutlariyla Basin Meslek Ahlaki ve Yasalar. Filiz Kitabevi. Istanbul, 1994.
Özgen, Murat. Gazetecinin Etik Kimligi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yayinlari. Istanbul, 1998.
Poole, Ross. Ahlak ve Modernlik. Çev. Mehmet Küçük. Ayrinti Yayinlari. Istanbul, 1993.
Talu, Umur. “Ne yalan Söyleyeyim ki...”. Cogito, Güz 1998.
Tiliç, L. Doğan.“Milliyetçilik ve yeni sahiplik yapisi kiskacinda Türk Medyasi: Bazi ahlaki sorunlar”. Birikim, Ocak 1999.
Türkiye Gazetecileri, Hak ve Sorumluluk Bildirgesi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Yayinlari. Istanbul, 1998.
Türkiye’nin 70 Yili (1923-1993). Hürgüç Gazetecilik A. S. Istanbul, 1994.
Yücel, Seniye. “Basinda Örgütlenme”. Medya Gücü ve Demokratik Kurumlar. AFA Yayincilik ve TÜSES Vakfi. Ankara, 1999.

Başa Dön >>

kitaplar makaleler projeler sunumlar yayinlar